4 Ocak 2016 Pazartesi

...yeniden başlarken.


İki yıl sonra yeniden başlarken..

Biraz heyecanlı biraz buruk bir yeniden başlama hali bu bendeki. 
İki yılda ne değişmiş diye soruyorum kendime:

İki yılda yarım avukattan tam avukatlığa geçmişim. 
Oysa ruhum hala sevmediği "avukat" kimliğine sıkışmış halde bir çıkış yolu arıyor.
İki yılda daha az yarış gözetmiş, daha çok tırmanmış, daha çok seyahat etmiş, daha çok para kazanmış ama daha çok isyan etmişim.
İki yılda daha az okumuş ve en önemlisi hiç yazmamışım. 
Hiç hissetmediğimden mi, hiç hayal etmediğimden mi, hiç kızmadığım veya hiç küsmediğimden mi peki? Hayır. Yazacak gücü bulamayışımdan Kaosumun verdiği uyuşturan güzelliğe dalıp gitmemden. Uyanışımın yeni başlamasından.
İki yılda aşk kazanmış, dünyalıklar kenara atılmış, nişanlanmışım.

Peki iki yıl sonra neden yeniden başlıyorum diye soruyorum kendime:

Yazmaya ihtiyaç duyduğumdan.
Artık kaosa gömülmek değil kaosumda düzen arayışımdan.
Dinleyen, okuyan, gören, duyan kişilerden haber almak istemeyişimden. Sadece söylemek, sadece anlatmak, sadece yazmak, sadece bir köşelerde bir yerlerde dursun diye..
Bu yazılar buralarda bir yerlerde dursunlar; sonra dönüp bakarım yolun neresinde kaldığıma..
Bu başlangıç ne kadar sürecek bilmiyorum, sonrası gelecek mi bilmiyorum. Bir kelime mi, bir kaç paragraf mı yoksa sayfalar mı dolduracağım? 
Önümde sisli bir yol, yazarak aralanır. görüşüm netleşir umuduyla yürümeye başladığım..

Hoş geldin düzen, ne iyi ettin. Özlettin kendini!




Özel Çocuklar :)

      Uzuuun bir aradan sonra yeniden merhaba sevgili blogum. Senden ayrıyken neler yaptım neler.. İzmir Kaynaklar 10. Tırmanış Şenliği'ne gittim; yazısını yazmayı çok istedim ama hala yazamadım. Artık yazsam güncelliğini kaybetti gerçi ama belki kamp yapmayı isteyenler için bölge tanıtımı olur her neyse biz konumuza dönelim. 

       Geçen hafta her haliyle hayat aşılayan bir öğretmenle tanıştım ismi Çiğdem. Çiğdem öğretmen Fatih'te özel çocukların bulunduğu bir okulda öğretmenlik yapıyor. Kendisi işletme mezunu ancak ülkemizdeki pek çok insan gibi işsizlik döneminin ardından sözleşmeli olarak bu okula girmiş. "Zihinsel engelliler" okulu olması sebebiyle başta tereddütleri olmuş; hatta ilk haftalarında yapamayacağını bile düşünmüş. Oysa şuan bambaşka düşünüyor. İşini seviyor demeyeceğim, oradaki çocukların her birini ayrı ayrı seviyor. Titizlik konusundaki hassasiyetini bilen insanlara verdiği cevaptan da anlayacağımız gibi her birini kendi çocukları gibi seviyor:"İnsan hiç kendi çocuğundan iğrenir mi?"
       Çiğdem öğretmen ilk ofisimize geldiğinde beni en çok etkileyen oradaki çocuklara bakış açısı oldu. Onlar o kadar mutlu ki!diye başladı söze. "Çünkü aralarında kıskançlık yok, hırs yok, iş kaygısı yok, popüler olma yok, kıyafetlerinin düzgün olması gibi problemleri yok, son model telefon istekleri yok; karınları doyduğunda hep gülüyorlar ne güzel değil mi?" diye devam etti sonra. Bu işi bulduğu için şanslı olmasına şanslıydı ama bazı ülke gerçekleri ne yazık ki yakamızı bırakmıyor. Çiğdem öğretmen bu dönem sonunda işinden ayrılmak zorunda çünkü kendisi işletme mezunu ve sözleşmeli olarak çalışmaktaydı. Her ne kadar çocukları çok sevse işini iş olarak görmese de bu böyle. (Onun aldığı maaşla o işi asla yapmayacak o kadar çok insan çıkar ki.) Okuldan ayrılmadan önce bizleri davet etti ve geçen hafta çocukları görmeye, çikolata yemeye gittik. :)) 

       Başta korkularım olduğunu itiraf etmeliyim, genel kanı gibi bende hırçın olabileceklerini düşünüyordum ama çok fazla yanılmışım. Düşündüğümden çok daha keyifli bir ortamdı.Yaklaşık 200 tane farklı yaş gruplarında öğrencileri mevcut. İlkokul, ortaokul ve iş eğitimi kısımları ile tam bir atölyeydi bence. Özellikle iş eğitimi atölyeleri, mum atölyesinden örgüye, ahşap işlemeciliği, seramiğe kadar pek çok atölye ve çocukların yaptıkları şeyler gerçekten çok güzeldi. (Fotoğraflar çekme iznimiz olmadığından paylaşamıyorum ne yazık ki.)

       Çiğdem öğretmenin sınıfı diğer sınıflardan oldukça farklıydı. Bundaki en büyük katkı ise Murat öğretmene aitmiş. Murat öğretmen bu alanda branş eğitimi almış, yüksek lisans ve araştırmalar yapmış ve hayata bakış açısı memur zihniyetinden çok çok farklı birisi. Tüm bürokrasi engellerine inat çocuklara hem oldukça neşeli bir sınıf ortamı sağlamış hemde günlük kullanıp, sosyalleşebileceği, kendilerini geliştirebileceği alanlarda da eğitimler vermiş. Çocuklara cevap telefonu kullanmayı, facebook gibi sosyal ağları öğretmesini örnek olarak verebiliriz. Son uygulama ile facebook gibi sitelerin erişimlerinin engellenmesi sebebiyle artık bu konuda çalışma yapamıyorlar. Çocukların sosyalleşme ve iletişim kurmalarını geliştirmekte facebookun çok yararlı olduğunu gözlemlediklerini söyleyen Murat Hoca bu uygulamanın kendi okullarına olan etkilerinden oldukça şikayetçi. Olumsuzlukları engelleyelim derken kurunun yanında yaşında yanmasının bir örneği..Murat öğretmenin şikayetçi olduğu bir diğer konu ise "Bütünleştirme Projesi" Bu proje ile normal okul diye adlandırdığımız okullara engelli dediğimiz özel çocuklardan seçip yerleştiriyorlar. Normal çocuklar ile özel çocuklar bir arada eğitim görüyorlar. Bu konuda yapılan düzenleme ve yönetmeliklerde her okulda özel öğrenciler için ayrıca özel bir yerin olması gerektiği belirtilse de uygulama da elbette bu husus dikkate alınmıyor. Normal sınıflarda eğitim almalarının yanı sıra özel oldukları için kendilerine ait yerleri olması gereken bu öğrenciler ne yazık ki önemsenmiyor. Bütünleştirme projesindeki özel öğrenci sayısının 100.000'i aştığını göz önüne alırsak bu hususun oldukça ciddi olduğunu söyleyebiliriz. 

       İşte yukarıda anlattığım bu can sıkıcı konuları konuştuktan sonra ben Çiğdem öğretmen hem de Murat Öğretmen'e hayran olmuş bir biçimde bahçeye çocuklarla tanışmaya gittik. Çevremize doluşup her biri isimlerini söyledi, toklaştı ve tanıştıklarına memnun oldular. Yani öyle diyorlar. :)) Tüm okulun Fenerbahçeli olduğunu söylemeden  geçemeyeceğim futboldan nefret eden (özellikle son günlerdeki olaylardan sonra daha da fazla) birisi olarak ben bile Fenerbahçeli oldum o gün.:D Sonra madem futbol var neden alternatif etkinlikler olmasın ki diye düşündüm ve Çiğdem öğretmene bizim slackline maceralarımızdan bahsettim. Slackline yapan arkadaşlar arasında poi yapanlarda olduğunu hatta belki tırmanış duvarına bile çocukları götürebileceğimizi söyledim. (Heyecandan uçan kişi vakası; o an suratımın aldığı hali merak ediyorum.) Bu fikrimi oldukça güzel karşıladılar; şimdi benden bunlarla ilgili videolar bekliyorlar. Hem çocuklara uygunluğuna karar vermek hemde onların ilgisini çekip çekmeyeceğine bakmak için.. Eğer her şey olumlu olursa özel çocuklarla birlikte özel etkinlikler planlayacağız ve o zaman buradan sizlerle paylaşabileceğim. Buraya kadar sabredip okuyan ve çocuklar için yapılabilecek bir fikir aklına gelen olursa lütfen bana dönüş yapsın. Sevgiler.. :)


Cumartesi, Snowboard, Futbol

         Yine yazmaya vakit ayıramama hali, her zamanki yetişemediğim hız, koşturma, beynimin gürültü yapan ve hiç durmayan çarkları.. Geçen Cumartesi tüm bunlara ara verdim, en mutlu olduğum yere dağa gittim! Yılda bir kez (ailem Bursa'da yaşamasına rağmen) Uludağ'da kayma fırsatına nail olmuş birisi olarak bu sene şeytanın bacağını kırarım zannediyordum ama kışın ortası geldi biz daha yeni fırsat bulabildik. Bir hafta öncesinde Kartepe planımız vardı, yolculuktan 8-10 saat önce fark ettik ki kar kalınlığı diye bir şey yok Kartepede! :D O haftasonu evde oturup teorik snowboard çalışarak geçirdik. (Konuyla ilgili oldukça güzel teorik açıklamalar yapan bir site var, işte burada. ) Geçen Cumartesi de uygulamalar için düştük yollara ve Uludağ'a gittik. Sevdiceğimin ilk kez Bursa'da oluşu, ilk kez birlikte karla oynuyor oluşumuz ve sonunda yalnız kaymaktan kurtulup arkadaş grubuyla gelebilmiş olmanın verdiği mutlulukla kendimden geçmiş, enerji patlaması yaşamış olabilirim. Sonraki bir kaç gün çektiğim kas ağrıları bunun göstergesi sanırım. (düş kalk, düş kalk) İl snowboard denememi geçen kış yapmıştım ve bir kaç ay önce Torium'daki kar parkını denediğimde yaşadığım hezimet hatta kayamadığımız için kovulmamızın ardından hiç ilerleme kaydetmemiş olmaktan baya korkuyordum. Bence kesinlikle teorik dersin etkisinden korktuğum gibi olmadı kendim için oldukça iyi bir performans sergiledim. İkisi kötü olmaküzere toplam 5-6 düşüşle günü kapattım! :D Tek talihsizlik şiddetli lodos oldu. Pistin tepesindeyken rüzgar can sıkıcı oluyor aşağılara indikçe rahatlıyorsunuz. Yine şiddetli lodos nedeniyle sadece 3 fotoğraf çekebildik.. 
Sabahki snowboard macerasının ardından futbolla bir türlü yakınlık kuramama rağmen istenemyen tüy burnunda biter hesabı akşam Bursaspor-Galatasaray maçına gitme fırsatı buldum. ( Teşekkürler baba diyoruz burda.) Futbola dair düşüncelerimin değişmesini bir yana bırakalım daha da pekişti diyebilirim. Futbolseverler olarak sevinmeyi bilmiyor insanlar. İnsan sevinince neden küfreder hala anlamıyorum. Neymiş gol atılınca neden sadece alkışlıyormuşuz da ayağa kalkmıyor muşuz? Bende soruyorum neden siz spor karşılaşması izlemeyi bilmiyorsunuz da rakip takım taraftarları her yandan fileyle kapatılmış durumda kafaste gibi maç izliyor?! Spordan bahsediyoruz ama kafeste izliyoruz! Evet stadyum ayrı bir heyecan ve evet taraftarlar inanılmaz güzel gösteriler yapıyor (maçtan çok onları izledim :D) ama en ufak bir olayda bağırıp çağırmalar, kabaran öfkeler ve savrulan küfürler. Olayın lehe aleyhe olmasının hiç bir önemi yok üstelik. 
İşte böyle bir Cumartesi'ydi bu Cumartesi. Paslasmış halimle ve birbirinden kötü çekilmiş (hatta telefonla çekilmiş) fotoğraflarla karma karışık bir yazı oldu. Bu nedenle bu yazı biraz kendim için; tüm koşturmacaya rağmen yazmayı bırakmamak, akıl defterimi doldurmak için..