17 Aralık 2012 Pazartesi

Boşluk..

Uzun süredir yazmadığımı fark ettim, uzun süredir adam akıllı okumadığımı, uzun süredir sessiz sedasız, koşturmacasız kalmadığımı, uzun süredir dost meclisinde şöyle güzel bir kahve içmediğimi.. Peki ne yapıyorum? Bilmiyorum. Ben farketmeden geçiyor saatler, günler, haftalar. Bir türlü kıramadığım rutin. Ev-adliye-ofis-Bursa yolları, ev-adliye-ofis-Bursa yolları. Bir de kapkara gökyüzü, durmayan yağmur.. Aldığım onca karar, yapmam gereken onca iş, istekler, hayaller aklımın ucundan dahi geçmiyor artık. Bir balonun ipine bağladım ve uçup gittiler. Geriye gökyüzü gibi kara, sisli, sıkıntılı bir ben. Yetişecek yeri olmadan koşturan, kafasını bile kaşımayan.. 
Yar bana bir kahve gerek, zamansız bir yer ve hoş sohbet gerek..

26 Kasım 2012 Pazartesi

ANADOLU NOTLARI # 2 (Üsküdar Halleri)

Üniversiteye hazırlık senelerinde pek çok gencimizin  hayalidir İstanbul. hele birde ailesi İstanbul'un civar şehirlerinde yaşayan gençse söz konusu olan daha bir isteklidir. Oysa ben hep Ankara'cı olmuşumdur. Belkide İstanbul'u neredeyse hiç bilmememden kaynaklanıyordu Ankara sevdası.. Tabiki kaçınılmaz olan yaşandı ve ben İstanbul'a okumaya gelmiş bulundum. Kayıta gelen pek çok gençcimiz gibi İstanbul'da yaşayan akrabamın evine gittim kayıt-yurt bulma dönemi. İlk olarak Üsküdar'ı gördüm yani. Bir kaç gün süren kayıt döneminde hem şehir çok karmaşık, hem Üsküdar çok karmaşık hemde okula giden yol fizana giden yol kadar uzak gelmişti. Oysa daha sonra bir sene boyunca Üsküdar'da oturup okula oradan git gel yapacaksın (hala mevkim aynı bu seferde işe git geli yapıyorum) deseler, inanmazdım. Üsküdar uzaklığı ve karmaşasıyla aklımda yer etmesinin yanı sıra gerçekten Anadolu gibi gelmişti. İnsanları; giyimleri, yüzlerindeki ifadeleriyle, halleri tavırlarıyla daha bir Anadolu'ydu. Hala her Beşiktaş'tan motora binip Üsküdar'a geçişimde aynı şeyi düşünürüm. Evimin merdivenli yokuşundan nefret etsem de, tüm arkadaşlarım, işim Avrupa'da olsa da Üsküdar daha bir ev gibi gelir; belki de işte bu Anadoluluktan. Anadolu'ydu belki ama nedense sevememiştim, uzak, karışık, "karşı" gibi gelmişti bana.. Üç yıl sonra ise Üsküdar sokaklarında ev ararken buldum kendimi. İlk baktığım eve kiraya çıktım, 200 küsur merdivenle çıkılan bir evde oturur oldum; her akşam Anadolu'ya gelir oldum. Gözetmen kurulundan Sevgili Mustafa ve arkadaşlarıyla tanıştığımda daha bir sıcak gelmeye başladı Üsküdar. Artık Anadolu'da arkadaşlarım vardı! :D Mustafa ve benim tabirimle saz arkadaşı ilk senelerinden itibaren Üsküdar'lı olmuşlar. Anadolu'dayız dedik ya mahallenin esnafıyla da selamlaşır, hal hatır sorarlar. Böyle bir ortamları var. (Ben onlarla tanışana kadar kafamı kaldırmadan gidip geliyorum.) Kahve şu amca da içilir, çay içinse bu abinin yerine gidilir gibi.. Başlarda zannediyordum ki bu durum Mustafa'dan kaynaklı. Yapısı gereği selam veriyor, hal hatır soruyor, hasbıhal ediyor. Zamanla anladım  Mustafa'nın yanı sıra "Anadolu'dan" kaynaklanıyor. Sen selam vermesen de esnafla bir kaç kez iletişim kurduysan o sana selam veriyor, hal hatır soruyor. Çünkü sen o mahallenin genci oluyorsun. :) 
Velhasıl kelam 2 yılın ardından ben de mahallenin genci olmaya başladım. Bilgisayarıma nasıl olduğunu bilmiyorum hafıza kartını kaçırdığım bir gün acıklı gözlerle gittiğim bilgisayarcı amcayla (hiç bir ücret almadan tamir etmişti) her sabah selamlaşıyoruz, bakkal ile kısa da olsa o an televizyonda neyi açmışsa onunla ilgili sohbet ediyoruz:D. Ara sıra muhtarı sokaklarda gezinirken görüyoruz. (Ki ben şu ana kadar oturduğum hiç bir yerdeki muhtarı tanımam, bilmem.) Bazen isyan etmekten kendimi alı koyamasam da penceremin önünde oynayan çocuk sesleri eksik olmuyor. Karşıda olması, bitmek bilmeyen merdivenleri ve yokuşları, kimi zaman insanlarının tavırları, gece eve dönmekteki sıkıntısı gibi olumsuzluklarına rağmen Üsküdar'ı ve oradaki Anadolu motifini seviyor insan. Komşuluk olmasını, mahalleden olmayı, yüzleri tanımayı, merdivendeki yaşlı amcayla selamlaşmayı, kedileri, Anadolu'yu seviyor.. 

14 Kasım 2012 Çarşamba

ANADOLU NOTLARI # 1 (Feyzullah Amca)

    Bugün biraz isteksizce uyandım hatta o kadar isteksizdim ki yapacak yığınla işime rağmen 8:15'te hala yatakla vedalaşmamı gerçekleştirememiştim. Oldukça yoğun bir haftanın başlamış olması, sürekli kafamda dönüp duran planlarla o an geldi çattı. Of Allah'ım oflarla açıköğretim bürosu'nun yolunu tuttum. İkinci üniversite olarak AÖF'ten dış ticaret okuyorum ve 2 senelik bölümün 4. yılındayım! :D İkisi bir arada pek olmuyormuş gayet iyi anladım. Bu sene bitecek-bitmeli kararlılığıyla taaa büroya kadar gidip kitaplarımı aldım!Evvet yaptım! Bu yüce görevi başarıyla tamamlamanın verdiği gururla kulaklığımı takmış gayet kendinden emin bir şekilde, sıcak çay ve kahvaltı hayaliyle ofise geldim. (Mecidiyeköy) Peki bana ne dediler bilir misiniz? Pendik'e evrak götürmen gerekiyor. :'( Vay ben nedem nerelere gidem diye içimden yükselen ağıtlar, yüzümdeki hayal kırıklığı, sıcak yatağımdan sonra sıcak çayla vedalaşmam gibi dramatik sahnelerin ardından ver elini metrobüs. (Çift katlı otobüslerle bu iş olmuyor tecrübeyle sabit uyu uyan aynı yerde.) Metrobüs bilindik her gün kullanıyoruz ama bu gün ilk kez Söğütlüçeşme'den banliyö trenine bindim. Ofisten çıkar çıkmaz içimi kaplayan garip neşe (sevdiceğime acayip msjlar atmama neden olan) istasyona gelince daha da bir arttı. Belki de okuyanlarınız ne var bunda diyecek ama garip hissettim kendimi. İçimden sürekli eski püskü bir tren gelsin lütfen yenilerden gelmesin deyip duruyordum. Ta taaa! Tıpkı istediğim gibi gıcırtılı bir tren geldi! Hemen pencere kenarında bir yer buldum. (itiraf ediyorum kaptım! :D) Sonrasında eski istasyon binaları, ışıklandırmaları, istasyon kenarındaki eski kamelyalar bir tüten dumanımız eksik gözümün önünde sepya görüntüler uçuşuyor. :) Ah dedim keşke o eski günlerde yaşasaydım. Her duruşumuzda inmeme ne kadar kaldı keşke inmesem diye çizelgeye baktım durdum. Hazin son elbette ki geldi gıcırtılı trenle dönüşte buluşmak üzere vedalaştım.



  Asıl macerayı ve aklıma bu seriyi yazma fikrini getiren olayı da dönüşte yaşadım zaten. Buraya kadar uzzzuuun (birazda sıkıcı oldu galiba) bir giriş yapmış bulunuyoruz. (Amacım o an geçmişte yaşadığımı, algımı yitirdiğimi anlatabilmek.) Pendik istasyonuna geldiğimde benim gıcırtılı trenin yerinde gayet yeni gıcırtılı değil ama gıcır gıcır bir tren durduğunu gördüm. Bir uçtan öbür uca vagonu taradım ama pencere kenarında yer bulamadım. Gözümü kararttım, kalkışa kısa bir süre kalmasına rağmen yüzümde şapşi (sevdiceğimin değimi) bir gülümseme ile ön vagona yöneldim, inadım inat pencere kenarı bulacağım! Beyaz saçlı, hafif göbekli bir görevli amca trenden başını uzatıp; "Kızım nereye gidiyosun yer mi bulamadın?" diye seslendi. Bende nasıl oldu bilmiyorum "Yok amca ben treni çok sevdim de pencere kenarında yer arıyorum" dedim. Evet dedim! :D:D Sonra amca kendi bulunduğu yerin (makinist bölmesi) kapısını açıp "İstersen buraya gel."dedi. Bir kaç saniye içinde başıma gelebilecek tehlikeler (malumunuz neler neler duyuyoruz) aklımı kurcalasa da basiretim bağlandı sanırım ağzımdan çıkan kelime aynen şöyleydi: Gerçekten mi?!" Suratım da şu şekli almıştı bile: :D:D:D:D:D Bir heyecan atladım makinist bölmesine ve iyi ki yapmışım dedim. Görevli amcanın adı Feyzullah'mış. Kars'lıymış Kastamonu'lu olduğumdan hemşeri sayılırmışız. :D 30 senedir İstanbul'da yaşıyormuş ve yeni trenleri hiç sevmemiş kapıları hep bozukmuş. Her istasyonda inip yolcuların iniş-binişini kontrol ederek telsize anons geçmekle görevli olan Feyzullah Amca'nın başı kapanmayan kapılarla dertte. :)) Anonsunu ise duymalıydınız: " 75 tren teeemaaaamm, devaaaam!" :D Sanırım doğrusu 75 tren devam, tamam olacak ama ben kesinlikle Feyzullah Amca'nınkini tercih ederim. Vurgusunu burada ifade edememek çok kötü. İşten güçten, torundan torbadan bahsetti yol boyunca.. Anladım ki tüm gün git-gel sessizlikten sıkılıyor Feyzullah Amca baktı ben de pür heves koşturuyorum çağırdı yanına. :) Yolculuk boyunca küçüklüğümde yaşadığımız yerlerdeki insanlar geldi aklıma, o sıcaklığı hissettim tekrar.. (Bknz: Memur çocukları ve yollarda geçen hayatı.) Anadolu insanı farklı diye klişe bir laf edeceğim ama gerçekten farklı. Çok gerçekler. Öfkeleri, sevinçleri, üzüntüleri.. Her şeye rağmen bitmeyen garip neşeleri.. Feyzullah Amca da Anadolu insanlarının çoğu gibi hem çok gerçek hem çok neşeli hem de çok misafirperverdi. Sürekli üşüyo musun hanım kızım. (Daha cevap veremeden ısıtıcıyı açıyor.) Çok mu sıcak oldu hanım kızım. (Tabiki cevap veremeden ısıtıcıyı kapatıyor.) Beni kısa yolculuğumuzda memnun edebilmek için imkanlarının verdiği ölçüde çabaladı. Keşke yanımda fotoğraf makinem ve termosumda çayım olsaydı dedim. Hem bol bol fotoğrafını çeker hem de o vedalaştığım sıcak çaydan ikram ederdim.
Bir de unutmadan söyleyeyim yeğeni adaşımmış.:))

    İşte böyle bir gündü bu gün. Kafamdaki tüm düşünceleri attım, çok çok iyi geldi Feyzullah Amca. Metrobüse geçince aklıma Reşat Nuri Güntekin'in Anadolu Notları isimli eseri geldi. En kısa sürede tekrar okumaya ve Anadolu Notları diye bir seri yapmaya karar verdim. Gözlemleri-özlemlerimi paylaşayım istedim. İlk heyecanla lafı çok uzattım farkındayım. Artık susuyorum ve ofisime bence gerçek olmayan tipik hayata dönüyorum. Sevgilerimle..





NOT:  Fotoğraf  makinem yanımda olmadığından çekim yapamadım. Yazıda paylaştıklarım temsilen Google amcaya sorulup alınmıştır.

12 Kasım 2012 Pazartesi

      İfade edemiyorum. İfade edemedikçe daha çok sessizliğe gömülmeyi istiyorum ve sessizliğe gömüldükçe daha çok çöküyorum. Tüm istekler, heyecanlar, hayaller bir bir sönüyor; an geliyor ifadesizliğimde boğuluyorum.. Konuşsam anlatsam, tane tane söylesem, olmadı bağırayım desem, haykırsam, vurup kırsam. Olmuyor olmuyor olmuyor. 

"Ben" olmadıkça anlaşılmıyor ve "sen" olmadan anlamak mümkün olmuyor.  

İçimde yarım kalanlarla, yeni başlayanlarla uğraşırken önüme engeller sıralanıyor. "Herkes" gibi olayım diye, "büyükler" öyle buyurdu diye, onlar istedi bizde "onlar" gibi yaşayalım diye, "doğrusu" bu değerlerini kaybettin diye.. Değerlerimi kaybetip kaybetmediğimi tahlil edecek durumda değilim ama şunu çok iyi biliyorum ki kendi öz değerimi kaybettim. Kendime inancımı, güvenimi, her şeyi.. Daha fazla sen güçlüsün, sen yaparsın, sen duygusuzsun, sen bizim değerlerimizi önemsemiyorsun, hayatın dağdan tepeden ibaret, yarıştan tozdan ibaret, arkadaştan işten ibaret cümlelerini duymaya tahammülüm yok.  Yaptıkların yetmiyor; dört sene de hukuk mu bitirdin eyvahlar olsun sadece o mu!? Dil nerede? İkinci üniversiten yarım kamış niye o 2 dersi veremedin? Peki ya ikinci dil, daha yüksek lisans var? Yetmez yetmez yetmez!! Benim seçtiğim kariyer, benim seçtiğim hobi, benim seçtiğim arkadaş, benim seçtiğim eş. Bunlar böyle olacak ama sonra bana sen yaptın zorladın beni demeyeceksin. Benim istediğimi sen kendin isteyeceksin, ben seni zorlamıyorum ki "doğrusunu" gösteriyorum, şimdi hadi bakalım ne duruyorsun benim gösterdiğim "doğruyu" kendi kendine seç. 
       
 Çünkü ben senin  "yanlış yapma hakkını" elinden aldım evladım hayırlı uğurlu olsun..

10 Kasım 2012 Cumartesi

Faaliyetli haftasonu candır!

   Geçtiğimiz haftasonu yine ve yeniden temel kampçılık eğitimi aldım. :D Sınavlarım vs gibi nedenlerle geçtiğimiz yıllar dağcılık eğitimlerine düzenli devam edemedim. Aradan yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen temel kampçılık eğitimlerini tekrar tekrar alıyorum. Pekiştirmek iyidir! :))) Şaka bir yana bazı tersliklere rağmen faaliyetleri özlemişim..

   Cumartesi sabahı 9 civarı yola çıktık ve Ballıkayalar Milli Parkı'na geldik. İstanbul'a çok yakın bir doğal güzellik ve kaya tırmanış bahçesi Ballıkayalar. Eşyalarımızın hazırlanmasının ardından servislerle vedalaştık. İşte o an-servislerin gittiği ve bizim tek sıra halinde yürüyüş düzeni aldığımız an-hem korku kaplıyor içimi, medeniyet hızla uzaklaşıyor diye :D hem de garip bir heyecan kaplıyor içimi bu kez neler yaşayacağım diye. İşte bu ruh haliyle süren kısa bir yürüyüşün (40 dk) ardından kamp alanımıza ulaştık. Grid düzen çadırların kurulması ile o sevdiğim minik köy görüntüsü çıktı yine ortaya. :)    Grid düzeni açıklamam gerekirse; grubumuzdaki görece dayanıksız olan çadırları rüzgar gibi etkenlerden korumak için tüm çadırları paralel sıralar şeklinde kuruyoruz. Sağlam olan çadırları en dıştaki sıralara yerleştirip onlara göre daha dayanıksız olanları içe alıyoruz. Böylece gruptaki herkesin gecesi daha rahat geçiyor.



 Grid düzende pek başarılı olamamış olsakta sanırım ne anlatmak istediğim bu fotoğrafta anlaşılıyor. :)

    Çadırların kurulmasının ardından açık havanın da etkisiyle bir kahvaltı yaptık ki sormayın. Benim tüm eğitim faaliyetlerimde (çok fazla oldukları söylenemez) yemek faslı aceleye gelmiştir, içimde kalan uktedir. Burada biraz planlamayı daha iyi öğrenmiş olmanın etkisiyle aslında birazda senenin ilk faaliyeti olmasından kaynaklı program rahatlığı nedeniyle kahvaltının keyfini çıkardım! :) 



Çok yedim pişmanım bakışımla ben.

    Kahvaltının ardından koşu, şınav, mekik ve barfiksten oluşan performans testine tabi tutulduk. Tabi tutulduk demek çok doğru olmadı aslında; eğitimler yoğunlaşmadan önce ne durumda olduğumuzu ve ne kadar çalışmamız gerektiğini öğrenmemiz için yapılan bir test çünkü. Şahsen bu testin oldukça faydalı olduğunu düşünüyorum. Benim sonucum çok başarılı değildi ama kendimin çok daha kötü durumda olduğunu zannediyordum. Sonucumdan azcık birazcık mutlu olmuş olabilirim. :) (3 km. koşu-17 dk, 24 mekik, 1,5 barfiks :D, 11 şınav. Sevindiğim sonuca bakıp halime acıyınız lütfen. )




Wictoria Orangeblossom



Önder (bizim deyimimizle Barış) 50. mekiğine doğru ilerlerken. :D




Can barfikste kendini test ederken..

   Performans testinin ardından her zamanki gibi sağ baştan sayıp (faaliyetlerde düzenin sağlanması için bu bir gereklilik ve gelenektir) düğüm eğitimleri için gruplara ayrıldık. Bu eğitimle birlikte 4. kez düğüm eğitimi almış oldum ama bu kez yeni iki düğüm daha öğrenmeyi başardım! :D 



Eğitim ve sağ baştan saymak için yavaş yavaş toplanırken..




 Arkadaki grup bizimki. Gruptaki herkes daha önce düğüm eğitimi almış olduğundan öndeki gruba göre biraz daha dikkat dağınıklığı gözlemlenebilir, itiraf ediyorum. :)



   Düğüm eğitiminin ardından gün batımı,serinleyen hava ve faaliyetin ilk gününün sona ermesi.. Akşam bizi mükemmel bir ay ve tahminimizce meteor yağmuru (tabire bak!) karşıladı. Başımıza gök taşları yağmadı anlatmak istediğim şudur ki sürekli yıldız kaydı. :) Böyle oldukça huzurlu bir ortam ben kendimden geçmişim, bizimkileri topladım, ayı daha güzel seyredebileceğimiz bir yere gidip oturduk. Herkes ortamın güzelliğinden bahsederken ben dönüp sevdiceğime baktım. Hani bazı anlar olur ya böyle bir bakış bir gülümseyiş beklersiniz işte tam öyle bir andayız. Sevdiceğim ne yapıyordu dersiniz?! Kuru yemişin paketini açmakla uğraşıyordu!!! :D:D:D O kadar sevimli bir uğraş haliydi ki bir şey diyemedim bol bol güldük haline. :))


Gün batımında kamp alanımız.


Gece Wictoria ve Can çeşitli fotoğraf denemeleri yaptı. Fotoğraflar arasında en sevdiğim karelerden birisi.

   Gece çadırlara çekilmiş, tulumlarımıza gömülmüşken, uykumuzun en güzel yerinde bizi bir sürpriz bekliyordu (bazılarımızın bildiği-beklediği) ama bu sürprizden bahsetmeyeceğim. Belki okuyan ilgisini çeken birisi aramıza katılırsa büyüsünün kaçmasını istemem. :D Kimine göre angarya, kimine göre keyifli, kimine göre yorucu olarak tarif edilebilecek bir sürpriz. Bence en baskın olanı keyif, kesinlikle keyif..

  Ertesi sabah ise ocak kullanımı, çadır kurulumu ve çanta yerleşimiyle ilgili eğitimler verildi ve grubun birbiriyle tanışması kaynaşması için çeşitli oyunlar oynadık. 


Gözlerimiz bağlı şekilde grubun tamamı olarak tuttuğumuz ipi referans alarak kare yapmaya çalıştığımız bir oyun oynadık. İşte bu da oyuna hazırlık halimiz. :)) Sonuçta başarılı olduk diyebilirim, bir kenarında hafif bir eğim olsa da başarılıydı bence. Evet evet öyleydi! :D 


Oyunların ardından düğüm sınavları, bir kaç kez çadırların kurulup kaldırılması (zamana karşı) ve toparlanıp servislere dönüş. Bir kez daha o tarifi mümkün olmayan keyifli yorgunluğu hissediş.. Doğayla mücadele etmeyi değil ona uyum sağlayıp orada yaşamaya çalışmanın, kendinle mücadele etmenin verdiği gurur. Evet kendimizi beğenmişiz n'olmuş?! :D 



Bu iki fotoğraf arka arkaya o kadar güzel denk gelmiş ki paylaşmadan duramadım. Önder Barış*'ın yüzündeki ifadeye gülmekten kırıldık; aslında tek yaptığı botunu giymek. :D
 (*Geçen seneki kaya eğitiminden beri Can ve Wictoria'nın başlattığı bir akımla Önder'e Barış diye sesleniyoruz. Sevgili Önder'de Barış tipi var çünkü. :D) 




Not: Fotoğraflar için Sevgili Wictoria ve Ahmet Abi'ye teşekkürlerimle..







27 Ekim 2012 Cumartesi

güzelleme

Bayram telaşıyla değil belki ama hüznüyle geldi bu sene. Geleneksel kimliğimle modern kimliğimin savaşını verdim önce. Bir yanım, dünya kokmayan yanım; küçük zamanlarındaki bayramları hatırladı. O hep gitmekten şikayet ettiği dedesinin evini, bayram namazı telaşıyla uyanan tüm ev halkını, büyük kahvaltı sofrasını, dumanı tüten kavurmayı.. Diğer yanı gidemediği Geyikbayırı'nı hayal etti.. Kah dedi iyi ki gitmemeyi seçtim el öpmekten ibarette görülse bayram kaç kez daha göreceğim-ellerini öpeceğim belli değil onların, kah kızdı el öpmesine laf eden "modern" insanlara kah üç gün burada beş gün orada mı geçirseydim dedi durdu. Bu gelgitin üzerine gelen anlaşılamama halleri, hayal kırıklıkları, kızgınlıklar, bocalamalar, ardından gelen rahatlamalar sonra tekrar karmaşa. Kısacası bayram da kendi kaosuyla geldi. Sonlarına doğru ise kendi kaosundaki düzeni getirdi. Bu bayramın belki de en güzel yani hala gerçekleştirememiş olsak da annemin huzurevine ziyarete gitme fikriydi. Ben böyle bir anne olabilecek miyim hiç bilmiyorum.. 
Kaosla ve gel-gitle geçen günlerin ardından bugün güzelleme (kendi deyimimle) yapmaya gittim. Deli Anne sayesinde hatırladığım teknikle düzenimi bulmak için doğadaki güzelliklere bakmaya, onları görmeye gittim. Güzelleme işte tam olarak bu. Etrafımızdaki fark etmediğimiz güzellikleri görmeye odaklanıp içimizdeki kaostan uzaklaşmak. Çünkü artık içimdekiler fazlasıyla zorlamaktaydı beni ben ne susabiliyordum ne de susmama halimden hoşnuttum. Yol beni Zeytinbağı-Tirilye'ye götürdü.. Osmanlı döneminde Rumların büyük çoğunlukla yaşadığı, zeytini, şarabı, balıkçılığıyla ünlü zengin bir kasabaya günümüzde de  turistik nitelikte ziyaretlerin yapıldığı, küçük ama şirin ve güzelleme yapabilmek için oldukça uygun bir köye. 

Önce yol üzerinde bir çay bahçesine uğradık ve acemi şansının doruklarında olan sevgili kardeşim tavlada beni 5-2 yendi. Bence bunun sorumlusu tam olarak şu görünümdeki denizdi!




Ardından köy kadınları dayanışma topluluğuna ait bir işletmede yemek yedik (orada neden fotoğraf çekmedim hiç bilmiyorum sanırım açlıktan gözüm bir şey görmedi :D ) ve köyü keşfe koyulduk. 



Köyün sokaklarını dolaşmadan önce  sahile uğradık. Durgun bir mavilik, balık tutan bir kaç insan ve teknesini tamir eden amca. Buraya kadar her şey dingin.. Tek hareketlilik sahilde koşan-coşan babam! :D (Bakışlarımızdan olsa gerek oldukça kısa sürdü.)







Sokaklarda dolaşırken karşımıza bir kilise çıktı ancak oldukça bakımsız bir haldeydi. Ne içine girme şansı bulabildim ne de etrafında bilgilendirici herhangi bir yazı vardı. 









Kilisenin hemen karşısında bulunan ev ve ah o verandası..




Ülkemizde çok aşina olduğumuz bir durum;  kilisenin biraz ilerisinde köy camii bulunuyordu. İsmi de tam olarak buydu:  :D





Ve köy meydanındaki ulu..





       Arabaya dönerken ilginç bir çeşmeyle karşılaştık.





89 numara (neden bilmiyorum)a son günlerde içimde bulunan garip hüznü ve uyuşukluğu anlatıyor sanki..




Son olarak çiçeklere gülümseyip güzellememi bitirdim. Güzel baktıkça güzel görülüyormuş evet ve güzel gördükçe her şey daha huzurlu.. 




                                                                         İyi bayramlar.. :)


23 Ekim 2012 Salı

İsoff Challenge - 2. Ayak


Evet! Sonunda uzunca bir aradan sonra toza toprağa kavuştum. :) Bu hafta sonu İstanbul Offroad Kulübü (İsoff) tarafından düzenlenen İsoff Challenge'ın 2. ayağında görevliydim. Hem kayıt çıktı hem de mucize oldu gidebildim. (Son zamanlarda bu ikiliyi bir arada görmek zor oluyor.)  Cuma görevli olduğumu öğrendiğimde birde üstüne tüm arkadaşlarımın da geleceğini öğrenince oley oley oley tey tey tey diye dolaştım ofiste. :D Bir sevdiceğim eksikti çorbadaki biber misali başka sefere kısmet dedik, nazar boncuğu olsun dedik. :/







Yarış; ilk ayak kadar olmasa da arkadaşlarla birlikte olduğundan oldukça keyifliydi. Beklenen yağış nedeniyle olduğunu düşünüyorum (bu alana gittikçe ilginin azalması fikri beni korkutuyor) seyirci ne yazık ki azdı. Zaten belirli bir kitlesi var; artmayan ama azalan. Keşke burnumuzun dibindeki böyle etkinliklere daha fazla vakit ayırabilsek, bizim tattığımız bu heyecanı başkaları da tatsa dedim. Yine futbol dışında bir şeylere sahip çıksak dedim. Evet, doğrudur yine futbola sardım. Halbuki hiç öyle hayal edildiği gibi korkunç değil. Gerçekten. Tozdur, topraktır, yağmurdur, çamurdur demeyin bir radyo kanalı tır getirmiş akşama kadar Demet Akalın sizin Serdar Ortaç bizim takıldık! :D:D 








Peki ne bu İsoff Challenge kısaca bahsedeyim. Challenge yarışları diğer offroad yarışlarından farklı olarak, pist yarışlarına benzer şekilde koşulan ve benzer kurallarla yapılan bir yarış türü. Önce sıralama turları yapılıyor. Sonra toprak ve engebeli arazide tıpkı pist yarışlarındaki gibi start veriliyor ve hızlı olan kazanıyor. :))) Biz gözetmenlerde tıpkı pist yarışlarındaki gibi bayrak hakemliği yapıyoruz. 












Bu hafta sonu görev yerim 10. kuleydi. Bulunduğum yer pisttin büyük bir çoğunluğunu görse, hatta pistin en dik yokuşunun bitişinde olsa dahi startı göremediğim için biraz buruk olduğumu söyleyebilirim. Geçen yarışta start anındaki görüntü öyle muhteşemdi ki ağlamadan duramadım. Evet ağladım ve hayır ben deli değilim! :D













 Yarış boyunca büyük problemler yaşanmadı ancak son 15 tur kala yaşanan talisizlik sonucu yarış durduruldu. Pistin iki noktasında (Kule 7 ve 17) ikişer araç problem yaşadı ve ne yazık ki pilotlardan birisi parmağından yaralandı. Bu tatsız olay dışında yarış oldukça keyifliydi ancak seyirci eksikliğinden mi sonbahardan mı benim ruh halimden mi bilmiyorum biraz coşkusuz sona erdi. Selamlama turundaki renkli bayrakları göremedim..















İşte böyle bir günün ardından o her zamanki tatlı yorgunlukla evin yolunu tuttum. Geride pek çok fotoğrafla; işte bu da manzaraya karşı son karem.. :))